Ebû’r-Reyhân Muhammed bin Ahmed el-Bîrûnî

Ebû’r-Reyhân Muhammed bin Ahmed el-Bîrûnî

Bîrûnî’nin 973 yılında Harezm’de doğduğunu kendi satırlarındaki ifadeler vasıtasıyla açıkça biliyoruz. 

Bununla beraber, modern ya-zarların bazılarının ifade ettikleri haliyle, onun Harezm’in merkezi Kâs’ta veya Kâs yakınlarında

doğduğuna ilişkin ayrıntılı bir bilgine kendi eserlerinde ne de diğer Ortaçağ yazarlarının eserlerinde mevcuttur.


Günümüzde büyük ölçüde Özbekistan ve kısmen Türkmenis-tan sınırları içerisinde bulunan Harezm bölgesi, Ceyhun (ÂmuDeryâ) nehrinin Aral Gölü

ne döküldüğü yerin her iki yanında yeralmaktadır. Bîrûnî nin verdiği bilgilerden Harezm

in îmar edilmesi-nin İskender den yaklaşık 1000 yıl önc

eye yani MÖ 1300’lere kadargittiğini öğreniyoruz. Bîrûnî ye göre îmarından 92 sene sonra Siyâvuş oğlu Keykâvûs Harezm i istilâ etti. Onun ardından Ha-

rezm, “Şâhlık” ünvanıyla tanınan Keyhüsrev ve çocuklarının idare-sinde kalmış, böylece bölgede Türk hâkimiy

eti kurulmaya başlamıştır. Farsların saltanat ailesinden olan Buğra bin Afrig e ka-dar böyle devam etmiştir. Hz. Muhammede peygamberlik geldiğiyıl Harezm

de Afrigoğullarından Artmuh hüküm sürü-yordu.Ebûr Reyhân, Kuteybe bin Müslimin, Harezmlilerin İslâm dan dönmelerinin ardından bölgeyi ikinci defa fethe geldi-ğinde, Afrigoğlu Artmuh

un üçüncü göbekten halefi Eskicemûk’u Şâh”olarak atadığını söyler. Fakat şehîd” olarak andığı 

Ebû Abdullah Muhammed bin Ahmed bin Muhammed bin‘Irak bin

Mansûr bin Abdullah bin Türksebâseh bin Şâvehşer bin Eski-

cemûk’dan sonra, (kitaplarından Âl-i ‘Irâk olarak andığını bildiği-miz) Afrigoğullarının devamı olan sülâlenin Harezm dekihâkimiyeti sona ermiştir.

Bu bilgilerden, Bîrûnî nin doğduğu yıllarda Harezm de tekhânedanın hüküm sürdüğünü anlıyoruz. Bu da merkez şehirleri Ceyhun un doğusundaki Kâs olan Afrigoğulları ya da Âl-

i Irak hânedanlığıdır.“elBîrûnî ”nisbesine gelince,tıpkı künyesi, anadili, âilesi veetnik mensûbiyeti gibi günümüze ulaşan eserlerinde herhangi bir

bilgi yer almaz. Öyle anlaşılıyor ki Ortaçağ yazarları Muhammed bin Ahmed’in“Ebû’r

-Reyhân” künyesindeki kasıtla da ilgilenmemişler. 

Bununla beraber orijinal kaynaklarda

“Bîrûnî ” nisbesini anlamlandırma ve seslendirme konusunda bir kafa karışıklığı gözlenir. Modern     zamanlarda sürdürülen

“bîrun” ya da“beyrûn” kelimesinin anlamı ile nisbeleri “Bîrûnî ” ya da“Beyrûnî ” olduğu tartışmaları, yer yer Ortaçağ âlimlerinin satırlarına da yansımıştır.

Bîrûnî’den yaklaşık bir asır sonra yaşayan Merv li âlim Abdülkerîm es Sem‘anî (1113-1166)el-Ensâb

isimli biyografi kitabında âlimlerin hemen tümünün nisbesi için ortaya koyduğu kuralı, 

Ebû’r-Reyhân’ın nisbesinin seslendirilme biçimi için de işletir. es-Sem‘anî’ye göre üstadın nisbesi, “el-Biyrûnî ”biçimindeokunacak şekilde harekelenmektedir. Ayrıca, bu nisbeyle kastedi-len, Harezm’in dışıdır; çünkü şehrin dışından olanlar böyle adlan-dırılır.

es-Sem’anî ile çağdaş olduğu görülen Zahîrüddîn el-Beyhakî(ö.565/1169) Bî rûnî’nin vatanıyla ilgili olarak Bîrûn adlı bir şehirden bahseder. Bu yanlış bilgi, kendisinden sonra gelen bazı âlimlerce de tekrar edilmektedir.

Ünlü coğrafya ve edebiyat âlimi Yâkut el-Hamevî (1168-1229)ise, Mu‘cem’ul-Udebâ isimli eserinde, Bîrûnî ’nin anlamına ilişkin olarak, “

Bu nisbe, dışarıdan olan (el-berrânî ) anlamına gelir. Çünkü ‘bîrûn’,Farsça’da‘dışarı’dır” der. Yâkut’un devamla verdiği bilgiler, Ebû’r-Reyhân’

ın nisbesiyle ilgili, dönemin spekülasyonlarına ve kendisinin bunlara ilişkin eleştirel yaklaşımına ışık tutmak-tadır:

Bazı bilgelerden bu nisbenin anlamı soruldu. Onlar,

Bîrûnî’nin Harezm’

deki ikametinin kısa olmasını ileri sürdü-ler. Oysa, Harezmliler

“el-bîrûnî ”yerine “el-garîb”ismini kullanmıştır. Esasen, Harezmliler, Ebû’r-Reyhân’ın kendilerinden uzak kalması uzun sürünce, onun da bir

“garîb” olduğunu düşünmüş olabilirler. Dolayısıyla ben, bu isim le sadece onun kırsal bölgeden geldiği, yani Harezm dışından olduğunun ifade edilmek istendiğini sanıyorum


Bir başka Ortaçağ biyografi yazarı, İbnu Ebî Useybi‘a (ö. 1270)Tabakâti’l-Ettıbâ ’isimli kitabında, Zahîrüddîn el-Beyhakî ’nin izindengiderek, 

Ebû’r-Reyhân’ın nisbesini hatalı bir temelde ortaya koyar.Ona göre bu nisbe, Sind’deki (Pakistan’daki) Bîrûn şehrine işaret et-mektedir.

Oysa Sind’de Bîrûn değil, Nîrûn adında bir kasaba var-dır. Ünlü tarih ve hadis âlimi                            ez-Zehebî (ö.1348) de İbnu Ebî Useybi‘a’ya referansla Bîrûnî’den bahsederken,“Bîrûn, Sind şehir-lerinden dir” demektedir.

Neticede Ebu’r-Reyhân’ın nisbesi ve telâfuzuyla ilgili olarak Ortaçağ kaynaklarında açık bir tanımlama göremiyoruz. Dolayısıyla Modern zamanlarda ortaya koyulan değişik yaklaşımlar oldukça anlaşılır durmaktadır. Ayrıca yeni dönemde bu spekülasyonlara, 

Ortaçağlardan farklı olarak ulus devlet algısı ve milliyetçilik motivasyonu da eklenmiştir. 

Bu sebeple olmalı ki, modern yazarların hemen hepsi, 

Ebû’r-Reyhân’ın etnik kökenine değinme ihtiyacı duymuş ve hatta bazıları belli tezler ileri sürerek ona milliyet tâyin etmek istemiştir.

Ama Ebû’r-Reyhân el-Bîrûnî’nin eserlerinde, âilesine ve etnik âidiyetine dâir herhangi bir bilgi olmadığı gibi, Ortaçağ biyografi, coğrafya, tarih ve diğer alanlarda yazan âlimlerin kitaplarında da böyle bir bahis yoktur.

Bîrûnî’nin günümüze ulaşan eserlerinde çocukluğu ve gençliğine ilişkin galiba tek somut aktarımı, bilgi edinmeye karşı duyduğu isteği ortaya koyma bağlamındadır. Son eseri olarak bildiğimiz

es-Saydala isimli eczacılık kitabında şöyle der:

Çocukluğumdan beri yaşıma ve durumuma göre ilimler ve sanatları öğrenmeye aşırı istek duyan bir mizaca sahibim.

Buna tanıklık etmek üzere bir olay aktarabilirim: Memleketi-mize gelen bir Rûmî ’ye [Romalı] taneler, tohumlar, meyveler,otlar ve benzer şeyler getirdiğimi ve bunların Rumca isimlerini sorup verdiği cevapları yazdığımı [hatırlarım]


Bir başka kayıt, Yâkut el-Hamevî aracılığıyla bizlere ulaşan

Bîrûnî’nin, ebeveyni ve dedesine dolaylı olarak atıfta bulunduğu bir şiiri dir.

Vallahi bilmiyorum nesebimi hakkınca Çünkü dedemi doğru bilgiyle bilmiyorum

Babamı bilmiyorsam dedemi nasıl bileyim? Aslına bakarsan ben yaşlı ve edepsiz bir Ebû Leheb’im

Annem de bir hammaletü’l-hateb’di

Bîrûnî gerçekten de babasını tanımıyor ve soyunu bilmiyormuydu? Peki ya annesi bir odun taşıyıcısı mıydı? Üstâdın eserlerine yansıyan kimliğinden edindiğimiz kanaat odur ki onun için bu soruların birer cevabının olması veya olmaması öncelik verdiği şeyler arasında değildi. 

Muhtemelen Ebû’r-Reyhân’ın yukarıdaki ironik şiirle, kendisi için şiir yazan şâire ver-diği mesaj, soy ya da ana-baba ile övünmenin gereksiz ve nahoş birözellik olduğudur. Belki de tam da bu yüzden kitaplarında ana dilive etnik kimliğini hiçbir şekilde ifade etmemiştir.

İmdi, Üstadın dileğince, bu konuyu bir yana bırakıp, hayat hikâyesinin diğer kısımlarına dönelim. Onun hayatının ilk 44 sene-sini Harezm’de geçirdiğini, 

Yemînu’d-Devle Mahmûd’un (GazneliMahmud) Harezm’i istilâ ettiği tarih (1017) vasıtasıyla biliyoruz.

Gazne öncesi Harezm yıllarına ilişkin olarak, Afrigoğlu Âl-i‘Irâk ve Me’munî hânedanları himayesinde, onların saraylarında kendisine ayrılan mekânlarda çalıştığını söyleyebiliriz. Nitekim,Yâkut’un İrşâd’ında aktardığı bir kasîdede ömrünün çoğunun“ni-met gölgesinde”ve “yüksek makamlarda” geçtiği zikredilir.

Bîrûnî’ye çağdaşı Ebu’l-Feth el-Bustî tarafından–Bîrûnî’nin ağzın-dan–yazılmış bu kasîde de Harezm’de ve diğer yerlerde himâye gördüğü hânedanlar sırasıyla zikrediliyor.

Kasîde evvelâ, Harezm’deki Âl-i ‘Irâk hânedanından gördüğü itibardan bahseder. Ardından “katı kalpli” olarak tanımlanan Ziyârîler (928-1090) hükümdarı 

Şemsü’l-Me’âlî Kâbûs bin Vamşgîr’i(ö.1012) anar. Sonraki beyit, Me’mûnîler’in (995-1017) himâyesindekaldığı dönemde karışıklıkların başladığı ve bütün Asya’ya yayıl-dığı bilgisini verir ve Gazneli Sultan Mahmûd’un (d.998-ö.1031) hi-mayesiyle gördüğü itibar ve fakat vefatıyla duyduğu hüzünledevam eder.

Kasîdede verilen temel kronolojiye göre Bîrûnî ’nin eserlerine ve diğer orijinal kaynaklara bakıp her bir döneme işaret eden aktarım-ları incelediğimizde az-çok bütüncül bir resim çizebiliyoruz.

Harezm’deki ilk gençlik yılları muhtemelen onu hânedanlık sarayında yetiştiren, Ebû Nasr Mansûr bin Ali bin‘Irâk’ın eseridir. 

Nitekim kasîdede Âl-i ‘Irâk hânedanından, aynı zamanda önemli bir astronom olan Mansûr bin Irak’ın, onu“bir fidan gibi yetiştirdiği dile getirilir. Öte yandan Ebu’r-Reyhân Asâru’l-Bâkıye’sinde EbûNasr Mansûr bin Ali bin‘Irâk’tan doğrudan“hocam” (ustazî ) diyesöz eder.

Öte yandan Bîrûnî,̶Yâkut el-Hamevî’nin Merv’de bir vakıf kütüphanesinde görüp incelediğini söylediği

el-Fihrist adlı risâleyi, gıyâbın da bütün eserlerini titizlikle incelediği Zekeriya er-Râzî (854-925) yanında özellikle, ilk gençlik döneminde kendisini yetiştiren Mansûr bin Ali bin

‘Irak ve Ebû Sehl İsâ bin Yahyâ el-Mesihî gibi âlimlere duyduğu vefayla yazmış gibidir

Bîrûnî’nin Harezm’

deki ilk gençlik dönemi bağlamında modern kaynaklarda yer alan

Kitâbu’t-Tahdîddeki 17 yaş iddiasının ak-sine, Bîrûnî ilk rasadını tam olarak kaç yaşında yaptığını bildirmez.

Muhtemelen daha çocuk denebilecek çağlarında rasatyapıyordu. ÇünküTahdîd’de Harezm’

de 22 yaşında yaptığı bir rasadın 17 yaş civarındayken yine orada yaptığı rasatla uyumlu olduğunu; ayrıca ilk gençliğinde güneş tutulmasını suya bakarak gözlediğinde görmesinin bozulduğunu zikreder.

Dolayısıyla Ebu’r-Reyhân’ınn bu rasatların öncülü olan başka çalışmaları da ol-malıdır.

Bîrûnî’nin gençlik yıllarında Harezm, ciddi karmaşalara sahne oldu ve vatanı Doğu Harezm, Batı Harezm’in işgaline uğradı. Orta Asya

ya hâkim olan Sâmânî Devleti, Harezm bölgesinin kontrolüamacıyla Ebu’-Abbas Me’mûn bin Muhammed’i, Batı Harezm’deki Cürcâniye (Ürgenç) şehrine vâli tayin eder. Zamanla güçlenen 

Ebu’l-Abbas, 995 yılında Doğu Harezm’i işgal edip Kâs’taki Afri-goğlu Âl-i ‘Irâk hânedanı emiri Ebû Abdullah Muhammed bin Ah-med’

i öldürür. Bu nahoş durum bilimsel çalışmalarının en yoğun dönemini yaşamakta olan Bîrûnî için sıkıntılı günlerin başlangıcıdır.

Tahdîd’de, yaşamının bu dönemini özetle şöyle anlatır:

995 yılında [önümdeki] dört yılımı sadece rasat çalışmak için ayırmaya karar vermiş ve bu amaçla çapı 15 zira‘[yaklaşık 9m.] olan bir halka yapmıştım.

Ancak bu günlerde, Ha-rezm’in ileri gelenleri arasında ciddî bir kargaşa baş gösterince, bu işleri bir tarafa bırakma ve aman dileyip vatandan uzaklaşma ihtiyacı doğdu. Senelerce belli bir yerde sabit kalamadım. Ta ki zaman bana cömert davranana kadar.

Bîrûnî’nin anlattıklarından yola çıkarak onun 22 yaşına kadar yaşadığı Harezm’i, 995’teki işgalin akabinde terk etmek zorunda kaldığını ve muhtemelen 

10 yıl civarı bir süre uzakta kaldıktan sonra tekrar vatanına döndüğünü düşünmek mümkün görünüyor.

Kasîdeye konu olmadığı halde Ebû’r-Reyhân’ın Harezm’den ayrıldığında gittiği ilk yerin 

Büveyhîlerin elindeki Rey şehri oldu-ğunu düşünüyoruz. Zira,Âsâru’l-Bâkıye’de Rey’deki ilim çevrele-riyle geçirdiği tatsız dönemin Harezm’deki Âl-i ‘Irâk hanedanlığının himâyesindeki mutlu günlerinin hemen sonrasında

olduğunu söyler. Üstelik orada bir dönem maddî sıkıntı da çekmiş-tir.Âsâru’l-Bâkıye’

de aktardığı bir hikâyede, Rey’de tanıştığı sayılıa stronomlardan birinin gezegenlerin yörüngeleri hakkındaki teori-sini eleştirdiğini ve fakat o kişinin kendisini aşağılayıp ve yalancılıkla suçlandığını anlatır. Üstelik söz konusu astronom, 

Bîrûnî ’nin fakirliğine karşın kendi zenginliğini, ilmî tartışmalarında bir baskı unsuru olarak kullanmıştır. ,

Ebu’r-Reyhân, Rey’deki maddî sıkıntı-larının bir süre sonra geçtiğini; aynı şahsın bu kez tavır değiştiripdostça davranmaya başladığını da kaydeder. 

Bîrûnî, Rey’deki günlerinde şartların çok kötü olduğunu ve“hayatının pek çok cephe-sinde imtihan yaşadığını” da okuruyla paylaşır.

Ebu’r-Reyhân’ın Rey’deki günlerinin ne kadar sürdüğü bilin-mez. Fakat o, 997 yılında tekrar Harezm’dedir. Bağdat’ta bulunan

Ebu’l-Vefâ el-Buzcânî ile eş zamanlı olarak o yılki Ay tutulmasını gözlemler. Amaçları, bu olayın Harezm ve Bağdat taki görünümünü karşılaştırmaktır. Muhtemelen Bîrûnî ve el-Buzcânî, döne-min üç önemli astronomi merkezinden biri durumundaki 

Rey’de–diğer ikisi Bağdat ve Harezm’di-tanışmış ve bu eşzamanlı rasat için birbirleriyle sözleşmişlerdi.

Bîrûnî, 998 yılı civarında Ziyârîler (928-1042) hükümdarı Şemsu’l-Me‘alî Kâbûs bin Vaşmgîr’in Cürcâniye’ye deki sarayına davet edilmiş olmalıdır. Kasîde, Emîr Kâbûs

’un esasen Ebu’r-Reyhân’dan çok hoşlanmadığı halde onun hizmetini talep ettiğinisöyler. 

Nitekim Yâkut el-Hamevî’ye göre Ebû’r-Reyhan Muham-med bin Ahmed el-Bîrûnî’nin yüksek zekâsı ve aklıyla meliklerinnazarında önemli bir yeri vardı. Ayrıca Yâkut“kendisine ulaşan bil-gilere göre”, Şemsu’l-Me‘alî Kâbûs’un, Ebu’r-Reyhân’ı emri ve ikti-darı altına almak istemiş; bu amaçla ona kendisinin sohbet arkadaşıolmasını ve evinde yaşamasını teklif etmiş; ancak 

Ebû’r-Reyhân bunu kabul etmeyip onun itaati altına girmemiştir. Bununla beraberYâkut, Bîrûnî ’nin birrisalesinde, Şemsu’l-Me‘alî Kâbûs bin Vaşmgîr’in, yüzüne karşı ve huzurundayken kendisine methiyeokunmasından hoşlanmamasını güzel bulduğunu söyler

Bîrûnî, Şemsu’l-Me‘alî Kâbûs’

un himayesindeki yaklaşık on yıllık dönemde, ilmî çalışmalarına yoğun olarak devam etmiş görünü-yor. Ayrıca o, 1000 senesi civarında tamamlandığı düşünülen Âsâru’l-Bâkiye‘ani’l-Kurûni’l-Hâliye isimli çok önemli eserini Emîr Kâbûs’a ithaf etmiştir.

Kendisinden yedi yaş küçük olan meşhur âlim İbn-i Sînâ ile fizik ve astronomi konularını içeren mektuplaş-maları da Ebu’r-Reyhân’ın Kâbûs’un sarayında bulunduğu dönemerastladığı düşünülmektedir. Bütün bunların yanında Bîrûnî, dünya-nın genişliği konusunda ilk ölçümlerini yapma fırsatını da Cürcâniye’de yakalamıştı.

Ebû’r-Reyhân’ın,Tahdîd’de“zamanın cömertliğiyle” tanımla-dığı Harezm’e dönüşü Me’munî emîri Ebu’l-Hasan tarafından 1009 yılı civarında gelen bir davetle gerçekleşmiş olabilir. Nitekim Ebu’l-Hasan Harezmşâh, ünlü vezîri es-Süheylî aracılığıyla döneminâlimlerini sarayında toplayarak Harezm’i bir tür ilmî merkez haline getirmiştir. 

İbn Sînâ ile Bîrûnî ’nin tanışmalarının da bu dönemerastladığı düşünülmektedir. Bununla beraber Tahdîd’e verdiği bil-gilere bakılırsa, Ebu’lHasan Ali ve ondan sonra tahta geçen kardeşi Ebu’l-Abbas Harezmşâh zamanında Bîrûnî ’nin siyasî işlerle ilgilen-mekten, ilmî çalışmalara pek fırsatı olamamıştır. 

Durumunu şöyleanlatır: Sonrasında istemeyerek de olsa dünya işleriyle [siyâset]ilgilendim. Cahiller beni kıskanırken merhamet sahibi akıllı-lar halime acıdılar. Ebu’l Abbas Harezmşâh zamanında birsüre rasat yapmayı bıraktım. Sonra benden ülkenin arzınıölçmemi istedi. Bunun üzerine Cürcâniye’de rasat yaptım.

Ebû’r-Reyhân’ın verdiği bilgiden, sözünü ettiği Cürcâniye’dekir asadın Harezmşâhlar himâyesindeki döneminin sonu; yani Yemînu’Devlet Sultan Mahmûd’un (Gazneli Mahmûd) Harezm’i işgal ettiği yıl olan1017’

de gerçekleşebildiğini anlıyoruz. Dolayısıyla onun, yaklaşık yedi-sekiz yıl kadar ilmî çalışmalarına büyük ölçüde ara verip ülkesinin siyasî meseleleriyle ilgilenmiş olduğu düşünülebilir. Bu fikri destekleyecek biçimde kendisi de el-Musâmeretufî Ahbâri Havârezm isimli eserinde“Ben, Ebu’r-Reyhân, ona [Ebu’l-Abbâs Harezmşâh] yedi sene hizmet ettim” demektedir.

1017 yılındaki işgalin ardından Ebu’r-Reyhân tekrar yollarda dır. Harezmli savaş esirlerinden oluşan büyük kafilenin Harezm-Gazne arası yolculuğu bir yıldan fazla sürmüştür. Tahmin edileceği üzere Bîrûnî’nin bu yolculuğu son derece mutsuz bir şekilde sürdürmüştür. 

Nitekim o,Tahdîd’de bu yolculukla ilgili olarak,“Sanı-rım benim imtihanım, Nûh ve Lût aleyhisselâmın dahi görmediği türden bir imtihandı” der. Bununla beraber Ebû’r-Reyhân, aynı satırlarda 1018 yılının Ekim ayı başlarında kafileyle Kâbil yakınlarındaki bir köyden geçerken oracıkta rasat yapmak için duyduğu

“büyük istek” ten de bahsediyor. Nitekim o, elindeki eksik teçhizatla bölgenin enlemini ölçmeyi başarmıştır.

1018 sonlarında, Bîrûnî ’nin Gazne yılları başlamıştır. Ha-rezm’den Gazne’

ye götürüldüğü dönemin başlangıcında, Sultan Mahmûd ile Bîrûnî arasındaki ilişki bir miktar sorunludur. Bunun muhtemel sebebi, işgal öncesinde Gazneliler Devleti’nin hâkimiyet çabalarına karşı Ebu’l-Abbâs’ın komutanları ve Türk hanları arasında gelişen isyanlarda Ebu’r-Reyhân’ın“altın ve gümüş diliyle” yürüttüğü arabuluculuk görüşmeleriydi


Ebu’r-Reyhân’ın el-Cemâhir fî Ma’rifeti’l-Cevâhir’de anlattıklarına bakılırsa, söz konusu sorunlu dönem fazla sürmemiştir:

[Sultan Mahmûd] Harezm’den döndüğü sene müneccimler,on yıldan biraz fazla ömrü kaldığına hükmetmişlerdi. Bun-dan etkilenip şöyle dedi:“Türlü servetle dolu kalelerim var; bunları [kalan] yılların her günü ihtiyacı olanlara paylaştırıp bağışlasam, yeter. Böylece becerikli ve açık elliliğim de kanıtlanır.”

 [Sultan Mahmûd’un] benden hoşnut olmayıp şüphelendiği ve sakındığını anlayınca, sarhoşluk benzeri bir hâledüşmüştüm. Ona dedim ki

: “Allah’a şükret, O’nun isteklerini yerine getir ve hazineni koruması için O’na yalvar. Devlet ve ikbal budur; onlar olmadan hazineler birikmez. Böyle yapılmazsa hazinelere esir olunur. Devlet (iktidar) ve ikbalinin bir gün yok olacağını söylemeden gününü

geçirmemelisin. ”Söylediklerimi duyunca rahatsızlığı yatışmıştı. Benim bu ikazımda, algılayan için bir ders vardı.te yandan yukarıda zikredilen kronolojik özellikteki kasîdede ise, Bîrûnî’nin, Sultan Mahmûd’un himayesinde gördüğü itibar veonun vefatından (1030) duyduğu hüznün vurgulanır.

Ebu’r-Reyhân,Tahdîd’de Gazne ile ilgili olarak,“yeni vatanım”tanımlaması yapar. Gazne onun“rasatlarına ve ilmî çalışmalarına devam ettiği” yerdir.

Gazne’de bulunduğu ilk yıllarda sarayda biryandan kendisi için ayrılmış mekânda ilmî çalışmalarını sürdürür-ken, diğer yandan Sultan’a danışmanlık hizmetinde bulunur. BîrûnîSultan’a olan hürmetinin bir göstergesi olarak, Abbâsî Halifesi’nin,

Mahmûd’a verdiği“Yemînu’d-Devle” (Devletin Sağ Eli) lâkabından ilhamla, yaptığı bir ölçüm aletine

“Yemînu’d-Devle halkası” adını verir. Muhtemelen Gazne’de rasat yaptığını bildiğimiz 1020senesinden sonra ise, Sultan Mahmûd’

dan aldığı izinle Hindistan’a seyahatler yapıp Hint matematiği, astronomisi, etnolojisi gibi alanlar da bilgiler edinir. Sanskritçe’yi de öğrenen Ebu’r-Reyhân Patanjali gibi bazı önemli Hint kitaplarını Arapça’ya tercüme eder.Ebu’r-Reyhân’ın,

Yemînu’d-Devle Mahmûd’un sağlığında kalemealdığı ve günümüze ulaşan eserleri, şehirlerin koordinatları üzerine yazdığı Kitâbu’t-Tahdîd (1025) ile astronomi üzerine kaleme aldığı Kitâbu’t-Tefhîmdir(1029).


Hindistan üzerine yazdığı ünlü

KitabuTahkiku’l-Hind’n ise Yemînu’d-Devle’nin vefatından kısa bir süre sonra tamamlamıştır.


Ebu’r-Reyhan güneş yılıyla 63 yaşında kaleme aldığını söyle-diği Fihrist’te, 50 yaşını aşmış olduğu yıllarda (yaklaşık 1026’

dan sonra) müneccimlerden doğum tarihine göre ne kadar yaşayacağını öğrenmek istediğini ve onların farklı farklı görüşler ileri sürdüklerini ve sonunda 60 yaşı civarını işaret

 

ettiklerini söyler. Bu sırada o, ciddi bir hastalığa tutulur ve oldukça güç kaybedip çöker. Sonra zaman içinde yavaş yavaş iyileşir. Bu sıralarda bir rüya görür. Rüyasında hilâli gözlerken, onu yerinden almak istediğini ve düşürdüğünü görür. Onun görünüşünden çok etkilenmiştir. Sonra

 birisi ona “Boş ver! Sen 170 yaşında bir adamsın(?)…” diye seslenir ve hemen arkasından uykudan uyanır. O günden sonra 13 sene geçmiştir. Bu rüyada duydukları Ebu’r-Reyhân’

da herhangi bir değişiklik yaratmamıştır; onun için ömrün anlamı elindeki notlarıyazmak istediği kitaplara dönüştürebilmektir.

Sultan Mahmûd’un ardından tahta, vasiyeti üzerine küçük oğlu Muhammed geçerse de de, onu değil büyük oğlu Mesud’

u isteyenlerin isyanları nedeniyle Sultan Muhammed bir yıl sonra tahttan ayrılmak zorunda kalır. Sultan Mesud hükümdâr olduğunda (1031 )Ebû’r-Reyhân 58 yaşlarındadır.

Sultan Mesud’dan da büyük itibar gören Bîrûnî, onun için deçeşitli eserler kaleme aldı.

Bunlar arasında en önemlisi büyük bir astronomi kitabı olan el-Kânun el-Mes’ûdî ’dir. 

Sultan Mesud, bu esere teşekkür mahiyetinde Ebu’r-Reyhân’ı bir fil yükü gümüş parayla ödüllendirir ve fakat o bu ödülü, ihtiyacı olmadığı özrüyle geri çevirip devlet hazinesine bağışlar.


Dandanakan’daki Selçuklu yenilgisinden (1040) kısabir süre sonra Sultan Mesud öldürülür ve yerine oğlu Mevdûd geçer. Sultan Mevdûd,

1049’a kadar tahta kalır. Bîrûnî Mevdûd tahta geçtiğinde

67-68 yaşlarındaydı. Yeni sultandan da saygı ve hürmet görmekte; sarayda kendisi için hazırlanmış olan huzurlu ortamda ilmî çalış-malarını sürdürüyordu. Sultan Mevdûd’a ithafen iki eser kaleme aldı. Bunlardan biri, kıymetli taşlar ve metaller üzerine yazdığı

Kitâbu’l-Cemâhir fî Ma’rifeti’l-Cevâhir; diğeri ise siyâset üzerine yaz-dığı Kitâbu’d-Düstûr’dur.

Ebu’r-Reyhân, Sultan Mevdûd’

un hâkimiyet döneminden sonra gelen hükümdarlar döneminde de ilmî çalışmalarına devametmiş olmalıdır. Nitekim Yâkut el-

Hamevî onun, “

senelerce Nevrûzve Mihricân günleri dışında elinin kalemden, gözünün gözlemden

ve kalbinin fikir etmekten ayrılmadığını” söyler.

Dolayısıyla, üstadın son eseri olarak bilinen ve girişinde“seksen yaşımı aşmış du-rumdayım”dediği Kitâbu’s-Saydala fi’t-Tıb’

bı muhtemelen, Sultan Ferruhzâd’ın hâkimiyet döneminin (1052-1059) başlarında 1054-1055 yıllarında kaleme almıştır.

Yâkut el-Hamevî’nin, Ebû Reyhân’ın vefatıyla ilgili olarak aktardığı bir olay, onun nasıl ilimle yaşayıp, gözlerini ilimle kapattığını kanıtlar:

Dilbilimci el-Kadı Kesîr bin Yakûb el-Bağdâdî, İslâm Hukuk-çusu Ebû’l

-Hasan Ali bin Îsa el-Velvâlecî’den nakille anlatır:

“Ebû Reyhan’ın yanına girdim. Tek başınaydı. Canı boğazına gelmiş, göğsü iyice daralmıştı. O haldeyken bana sordu:

“Bana o gün ceddatü’l-fâsidenhesaplamasını nasıl anlatmış-tın?” Durumundan çekinerek dedim ki:

“Şu haldeyken mi Ebû’r-Reyhân Muhammed bin Ahmed el-Bîrûnî’nin Hayatı (973-1061)anlatmamı istiyorsun?” 

Bana şöyle cevap verdi:

“Behey adam! Dünyaya veda ediyorum. Bu meseleyi biliyordum. Onu öğrenmem bilmememden daha hayırlı değil mi? Câhilmi gideyim istiyorsun?” Bunun üzerine kuralı söyledim, o da ezberleyip bana tekrar etti. Sonra yanından ayrıldım. Henüz yoldayken haykırışları işittim.

Ebû Reyhân Bîrûnî ’nin vefat tarihi tam olarak bilinmiyor. Bununla birlikte Yâkut’un İrşâd’ında zikredilen hicrî 403 senesinin

(milâdî 1013) üstadın kırk yaşına denk geldiğinden yola çıkarak, bunun Arapça beş ve sıfır benzeşmesinden kaynaklı bir yazım yanlışı olduğu ve aslının 453 (milâdî 1061) olabileceği fikri akla yakın gelmektedir. Dolaysıyla onun 1061 sonlarında seksen sekiz yaşında vefat ettiği düşünülebilir.

 

Ebû Reyhân el-Bîrûnî’nin, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük âlimlerinden biri olduğu tartışılmaz bir hakikat olarak karşımızda duruyor. Matematik ve fizikten astronomiye; jeoloji ve mineraloji-den coğrafyaya; sosyal antropoloji ve tarihten ekonomiye pek çok ilmî alanda eserler veren Bîrûnî ’nin dilimize ve dolayısıyla bilim çevrelerine kazandırılması gereken Arapça orijinli kitapları kütüp-hanelerde Türkçemize tercüme edilmeyi bekliyor

Yorumlar